29 Temmuz 2017 Cumartesi

  

"It takes courage to grow up and become who you really are." 
                                       E.E. Cummings
   

            Hiç bedeninizle ruhunuz arasındaki ayrımı hissettiğiniz oldu mu? Gözlerinizin hizasında duran iki elin size ait olmadığını hissetiniz mi? Etrafınızda gördüğünüz her
şeyin yabancı olduğu, zaman kavramını yitirdiğiniz oldu mu?
Benim oldu.
Tam olarak bu anda. 29 Temmuz 2017 günü 20:52’de.
Bunu ilk defa yaşamıyorum. Bir dakika öncesinin hiç yaşanmadığı duygusu bir ilk değil benim için. Sanırım bunu ilk fark ettiğimde liseye yeni başlamıştım. Yaşadığım şeyin ne olduğunu anlayamadım. Yeni bir okula başlamış olmanın verdiği yabancılık duygusu sandım. Ama o zamanlar bu yabancılık hissini doğduğum andan beri içimde taşıdığımın bilincinde değildim. O yabancılığın aslında yalnızlık olduğunun farkında değildim. İki sene sonra bir adamla tanıştım. Aslında onu öncesinden biliyordum ama tanımıyordum. Tanımam adını öğrenmemden, sabahları birbirimize “Günaydın.” dememizden bir yıl sonra oldu. Süreç nasıl gelişti, o noktaya nasıl geldik bilmiyorum. Bildiğim tek şey o adamın ben de değişik bir iz bırakmış olması. Bir gün bana “Hiç aynaya baktığında bu kim diye düşündüğün oluyor mu?” diye sordu. Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Şaşkın bir ifadeyle yüzüne baktım. Anlamadığımı fark etmiş olacak açıklamaya başladı, “Dururken bir anda kendine, olduğun mekana yabancılaştığın oluyor mu? Sanki sen aslında o değilmişsin gibi. Sanki başka birinin hayatını yaşıyormuşsun gibi. Sanki yanlışlıkla başkasının vücuduna girmişsin gibi.” Nedenini anlayamadığım bir şekilde gözlerim doldu. Göz yaşlarımı saklamak için kafamı diğer tarafa çevirdim. Yavaşça uzanıp ellerimi tuttu. Kulağıma eğilip fısıltıya yakın bir tonla “Korkmana gerek yok.” dedi. Yaşadığım şey kesinlikle korku değildi. Yıllar boyu ne olduğuna anlam veremediğim şeyin başka biri tarafından anlaşılmış ve bunun da ötesinde yaşanıyor olmasının verdiği rahatlama duygusuydu. Kafamdan yüzlerce düşünce geçiyordu. Ama hiçbirini kelimeye dökemiyordum. Dakikalar boyu sessizce oturduk. Yaşlar gözümden kontrolsüzce akıyordu. Bir süre sonra parmaklarıyla yüzüme dokundu ve “Artık gitmem gerek.” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Sessizce kapıdan çıkıp gidişini izledim. Sonrasında defalarca görüştük ama bu konuyu ikimizde açmadık. Şimdi aradan geçen yılların ardından yalnız olmadığımı biliyorum. Bir nevi. Yani bunu yaşayan tek insanın ben olmadığımı biliyorum. Dünyanın dört bir tarafında, birbirinden farklı binlerce insan aynı duyguyu hissediyor. Kim bilir belki de tam da bu anda Kenya’nın küçük bir köyündeki bir oğlan çocuğu evinin önündeki taşta otururken aklından aynı düşünceleri geçiriyor. Ama o orada ve ben buradayım. Tam olarak yanımda boş duran sandalyede oturuyor dahi olsa o orada ve ben buradayım. Yani özünde kafasından aynı anda aynı düşünceler geçiren iki yalnız bireyiz. Sadece o ve ben değil. Hepimiz. Bu dünya üzerinde yaşamış olan her bir insan için geçerli. Hepimiz yalnızız. Yalnızca çevremizde başka insanlar var. Gece yatarken başkasının nefesini ensemizde hissediyor olmamız ya da yürürken avucumuzda başkasının sıcaklığının olması bu gerçeği değiştirmiyor. İnsan yalnız bir varlık. Bu her zaman böyleydi ve her daim de böyle olacak. Bu konuda istediğimiz kadar birbirimize ya da hatta kendimize yalanlar söyleyelim, gerçeği değiştiremeyiz. Yalnızca onu kabullenip onunla yaşamayı öğrenebiliriz.
            Şimdi bu yabancılık hissini bilmem kaçıncı kez hissederken fark ediyorum ki bu aslında günlük hayatımızda bastırdığımız yalnızlığımızın bir dışa vurum biçimi. Yalnızlığımızı sabah gözümüzü açtığımız andan gece uyuyana kadar geçen her bir dakikada ölesiye bastırıyoruz. Güçlü olduğumuz zamanlar gerilere bir yerlere itekleyebiliyoruz. Ama ufak bir güçsüzlük anında bu şekilde geri tepiyor. Fiziksel olarak yalnız kaldığımızda, duştayken, kafamızı yastığa koyduğumuz, tek başımıza bira içerken ya da durakta otobüs beklerken.. Hissettiğimiz şey aslında yabancılık değil. Hissettiğimiz şey kendimizin ta kendisi. Gerçekliğimiz. İnsanlardan büyük bir özenle sakladığımız gerçekliğimiz.
            Bir keresinde bir arkadaşım yüksek yerlere çıkmak istemediğini çünkü çıktığı zaman içinden aşağı atlama isteği geldiğini ve bir gün buna karşı koyamamaktan korktuğunu söylemişti. Bunu söyledikten sonra yüksek bir binanın çatısına çıktım, kenara oturdum ve gözlerimi kapattım. Aynı duygu bir anda bütün vücudumu kapladı ve korkuyla geri çekildim. Orada yüzleştiğim şey içimdeki intihar etme isteği değil kendi gerçekliğimin ta kendisiydi. Aynı sebebini anlayamadığım göz yaşlarım, engel olamadığım öfke duygum ya da bir anda beliren coşkum gibi. Tüm benliğimizi saran maskelerle yaşıyoruz ve onlara öylesine alışıyoruz ki bir süre sonra kimse yokken bile çıkarmıyoruz. Çünkü arkasına sakladıklarımızdan kendimiz dahi korkar hale geliyoruz. O sahte maske biz haline geliyor ve gerçekliğimizi unutuyoruz.


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Yanılsamalar, kalp kırıklıkları ve hayal kırıklıkları diyarına hoş geldin sayın okuyucu.
Şu andan itibaren okuyacağın tüm kelimeler yüksek dozda acı ve mutsuzluk içermektedir. Baştan söylemesi. Dünyanın bok çukuru içerisinde içini ferahlatacak bir şeyler arıyorsan hala çok geç değil. Yavaşça sayfayı kapatıp hiçbir şey olmamış gibi davranabilirsin. Okumaya devam etmekte ısrarcıysan günah bizden gitti. Hadi başlayalım..

01.07.2017

Bugün acının terle atılabilen bir şey olmadığını öğrendim. Sıcaktan tüm vücudum eridi ancak kaburgamın ortasına oturan o his hala orada durmaya devam ediyor. Buralara gelmeden önce tabi ki de içerek acılarımdan kurtulmayı denedim. Defalarca, günlerce, farklı içkilerle, farklı insanlarla, farklı şehirlerde. Amerikan filmlerinde bir barda tek başına oturup tüm gece sayısız viski içip barmene içini döken kahramanının ertesi gün yepyeni bir sayfaya uyandığı hikaye yalanmış, haberiniz olsun. Çözmek bir kenara dursun katlanarak büyümesine sebep oluyor. İçilen her gecenin sabahında daha da boktan hissederek uyanıyorum. Çivi çiviyi söker hesabı hava kararmadan tekrar içmeye başlıyorum. Şimdi 14. günde siktiri boktan bir kısır döngüye saplanmış durumdayım. Sanmayın ki bunun bir kısır döngü olduğunu fark etmem bir şey değiştirdi ve içmeyi bıraktım. Tabi ki de en sevdiğim şarap şişem baş ucumda bu satırları yazıyorum. Ama en azından durumun farkındayım değil mi? “Farkında olmak çözüme giden yolda çok önemli bir adımdır.” ne de olsa! Hızlıca kafalarda oluşan “Alkolik mısın kardeşim?” sorusuna cevap vereyim: Değilim, yani henüz olmadım. Bu sonuca kendim varmadım. Psikolog onaylı. O yüzden endişelenecek bir şey yok, henüz.
En acı olan ne biliyor musun sayın okuyucu, ne yapacağımı bilmiyor oluşum. Akla gelebilecek her şeyi denedim. Spor yapmak, yoga yapmak, meditasyon yapmak, ot içmek, kitap okumak, müzik dinlemek, şarkı söylemek, yazı yazmak, resim yapmak, sevişmek, sarhoş olmak, tatile gitmek, dalmak, uyumak, film izlemek. Anlık kafa dağıtmalar dışında hiçbiri bir boka yaramadı. İçine düştüğüm bok çukurunun kokusunu bile azaltmadılar. Şimdi kafalarda ikinci bir soru oluşuyor farkındayım “Ne oldu da böyle oldun?”. Çok şey oldu. Boktan çok fazla şey oldu. Ama işin garip tarafı hayatımı alt üst eden iki yıl yaşanmadan önce de böyle hissediyordum. İyi hissettiğim bir zaman hatırlamıyorum. Mutluluğu geçtim –Mutluluk anlık bir duygudan başka bir şey değil ne de olsa- huzurlu hissettiğim bir dönem hatırlamıyorum. Bir keresinde biri “Senin fabrika ayarların bozuk.” demişti. Ömrümde kendimle ilgili daha doğru bir tahlil duymadım sanırım. Peki o sıçtığımın “Fabrika ayarlarını sıfırla.” düğmesi nerde? Bir yerlerde olmak zorunda. Böyle ömür geçer mi? Geçmez, dalga mı geçiyorsunuz insan böyle yaşar mı?

Bu gecelik bu kadar depresyon hepimize yeter. Hep birlikte depresyon şarkımızı açalım, bir sigara yakalım ve mutsuzluğumuzda boğulmaya devam edelim.

25 Nisan 2017 Salı

En Büyük Düşmanımız Ya Da En Büyük Dostumuz

  Dünya yalnız bir yer ve ne yaparsan yap o yalnızlığı dolduramazsın. Ne sen ne bir başkası. İnsanlığın var oluşundan beri başka insanlara ihtiyacı olduğu anlatılır. Milyarlarca yıl önce ilk homininler çıktığında bile topluluk halinde gezerlermiş. Hiç bir zaman yalnız ava çıkmaz ya da yalnız başlarına uyumazlarmış. Ve bu ilk homininlerden modern insan homosapiense kadar böyle devam etmiş. Küçük av gruplarından binlerce kilometrekarelik ülkelere. İnsan, ilkel ya da modern asla yalnız başına kalmamış. Çünkü insan toplumsal bir varlık(mış). Çünkü insanın hayatta kalabilmek için başka insanlara ihtiyacı var(mış). Elindeki taştan yapılma bıçaklarla korkunç yabani ayılara karşı kendini savunmak zorunda olduğun dönemlerde yanında 'senden' bir kaç kişinin olması faydalı olabilir evet. Peki aynı şeyin 21. yüzyılın göbeği için de geçerli olduğundan nasıl bu kadar eminiz? Gazeteler ırkçılık, cinsiyetçilik, homofobi ve milliyetçilik başlıklarıyla dolu. İnsanlar birbirlerine tahammül edemiyor. İnsanların her geçen gün birbirlerine olan nefreti biraz daha artıyor. Gruplar içinde yaşamamızın gerekliliği doğduğumuz andan beri bize öğretiliyor ama aslında hepimiz içten içe çevremizdeki her bir insanın varlığına karşı, karşı konulmaz bir nefret duyuyoruz. Çünkü en derinde hepimiz çok yalnızız. Yanımıza, yakınımıza kimi alırsak alalım bu değişmiyor. Her yeni tanıştığımız insan da bir kez umutlanıyoruz. "Belki de o acıyı geçirecek olan budur." diyoruz. Ama her seferinde bir kez daha hayal kırıklığına uğruyoruz. O yalnızlığı hiç kimse geçiremez. İnsan toplumsal değil, insan değişmeyecek bir şekilde yalnız bir varlıktır. Ve insan bu yalnızlığa mahkumdur.

  Dünya yalnız bir yer ve ne yaparsan yap o yalnızlığı dolduramazsın. Onunla girdiğin hiçbir savaşı kazanamazsın. Şimdiye dek kimse kazanamamıştır ki. Sen sadece onunla barışabilirsin. Ondan korkmayı bırakabilirsin. Kendi yalnızlığın senin en büyük düşmanın değil, aksine en büyük dostun. Bu dünyada yalnızca o ve sen varsın. Burada bir parantez açmak zorundayım. Duyarsız ve umursamaz olmaktan bahsetmiyorum. Başka insanların acılarına, toplumsal meselelere ya da dünyada yaşanan haksızlıklara karşı kayıtsız kalmaktan bahsetmiyorum. Günün sonunda, hayatın kaosundan sıyrılıp tüm ışıklar söndüğünde kalanın sadece sen ve yalnızlığın olduğundan bahsediyorum. O yalnızlık, gün boyu kuşandığın hiçbir maskeye, ördüğün hiçbir duvara ya da ardına saklandığın hiçbir role izin vermez. Karşısında çırılçıplak kalakalırsın. Hiçbir savunma mekanizman olmadan. Gerçekten hiç çekilebilecek biri değil bunu sonuna kadar kabul ediyorum. Uykusuz geçen gecelerimizin, bitmek bilmeyen mide ağrılarımızın ya da aylar süren melankolik halimizin gerçek sorumlusu odur. Kalbimizi sıkıştıran, yolda görsek koşarak uzaklaşacağımız gerçeklerle yüzleştirir bizi. Ve bunların hiçbiri ne kabullenmesi ne de sindirmesi kolay şeyler değildir. Bu yüzden başka kalıplar uydururuz. "Sevgilim bana soğuk davrandı bu yüzden canım sıkkın." ya da "Annemle kavga ettim keyfim yok." deriz. Oysa kabul edelim ya da etmeyelim içten içe aklımızı kurcalayan başka şeyler vardır. Halbuki o yalnızlığa ağzının payının verip sustursak her şey ne kadar da kolay olacak değil mi? Gerçekten öyle mi peki? Gerçekten, gerçekliğimizi görüp onu değiştirmek yerine -mış gibi davranmayı tercih eder miyiz? Kocaman bir yalan balonu içinde yaşamayı seçmeli miyiz? Bu kadar korkak olmamalıyız bence. Evet çok acılı bunu asla inkar etmiyorum. Çok zor, uzun ve sinir bozucu bir yol bunların hepsinin farkındayım. Ama bir kere deneyimlediğimiz şu hayatı olmadığımız biri gibi geçirmek daha acınası değil mi?

  Her sabah uyandığımızda  o yataktan başucumuzdan bir maske seçip kalkıyoruz. Evet hepimiz bunu yapıyoruz. Peki bu hale nasıl geldik? Sahtekarlık insanın doğasında mı var yoksa bu sonradan kazandığımız bir beceri mi? Yeni doğmuş bir bebek rol yapmaz. Çocukken hepimiz tertemiz bireylerdik. Gerçekliğimizle hareket ederdik. Sonra bir gün burnumuzu karıştırdığımız için annemiz elimize vurdu. Ertesi gün misafirlerin yanında düzgün oturmadığımız için nefret dolu bir bakışla karşılaştık. Sonra ilkokul öğretmenimiz sonra bakkal amca sonra Ayşe teyze ve böyle böyle hepimiz toplumla tanışmış olduk. Annemizin karnından çıkıp ilk çığlığımızı attığımız andan itibaren bize nasıl davranmamız, nasıl konuşmamız, neleri nerede ne şekilde yapmamız yani kısacası nasıl bireyler olmamız gerektiği öğretilmeye başlandı. Zaman geçtikçe bu öğretilenlerin içimizdeki bir şeylerle çeliştiğini hissettik. Ve savaşımız başlamış oldu. Kendi gerçekliğimiz ile toplumun savaşı. Bir insanın doğumhaneden morga kadar götürdüğü tek savaşı budur. Ve hiç de adil işlemez. Çünkü karşı tarafın elinde çok sağlam kozları vardır ve bunları masaya sürmekten de hiç geri durmaz. Dışlanma, aşağılanma, ötekileştirilme, itilip kakılma, hor görülme... Hiç kimsenin hayatı boyunca karşılaşmak istemediği durumlardır bunlar. Karşı tarafın eli bu kadar güçlüyken üstüne üstlük blöf yapmadığından da eminseniz bir süre sonra onun doğruları sizin de doğrularınız olmaya başlar. Kendinizi hiç annenizin size kurduğu cümleleri çocuğunuza kurarken buldunuz mu? Bingo! Bu sistem böyle işler zaten. Yoksa yıllar boyu aynı şekilde nasıl süregelsin değil mi? Ancak işin kıl tarafı tüm bunlar asla gerçek anlamda sizin doğrularınız haline gelmez. Bilincinizin en derinliklerinde kendinizinkiler hala durmaya devam eder. Onlar öyle kolay kolay yok olan şeyler değildir. Ara ara yoklar "Bak ben hala buradayım!" der. Bu yoklama anlarına karşı anlık baş etme yolları geliştirebilirsiniz ama asla kalıcı olmaz. Hayatınızın bir döneminde mutlaka patlak verecektir. İşte o dönemde çok büyük bir şansa sahipsiniz. Gerçekliğiniz kendine bir güç bulup yükselmiş demektir. Maskelerinizin zayıf bir yönünü bulmuş ve ordan saldırıya geçmiş demektir. Savaşınızın yönünü değiştirebilirsiniz. Barışa doğru bir adım atabilirsiniz. Aksi halde iç huzursuzluğunuz bir ömür boyu sizinle gelir ve asla gerçek anlamda bir mutluluğu yakalayamazsınız.

  Şimdi bundan sonrasını anlatabilmek için araya küçük bir hikaye sokmak zorundayım. Hikayenin ana karakteri genç bir kadın. Tüm yaşamını iyi bir insan olmak için uğraşarak geçirmiş bir kadın. Ama bir türlü istediği mutluluğu ve huzuru yakalayamıyormuş. Sürekli nedenini bulamadığı bir acısı varmış. Geceleri durduk yere ağlar, sokakta yürürken bir anda tüm vücudunu iğrenç bir duygu kaplarmış. Bunu yenebilmek için aklına gelen her şeyi denemiş ama değişen hiçbir şey olmamış. Bir gün biri ona aslında düşündüğü kadar iyi bir insan olmadığını, bir sürü yanlış yaptığını söylemiş. Kadın yıkılmış. Günlerce odasından çıkmamış. Sonra bir sabah kalktığında eline bir defter almış ve şimdiye kadar yaptığı tüm kötü şeyleri yazmaya başlamış. Önemli ya da önemsiz söylediği tüm yalanları, içinden ya da dışından yaptığı tüm kötü yorumları, tüm kırıcı sözleri ve hareketleri, büyük ya da küçük tüm haksızlıkları, tüm bencillikleri. Liste sayfalarca sürmüş. Defteri kapatmış ve kendi kendine şunu söylemiş "Bunlar benim yanlışlarım. Hepsi bana özgü. Hepsi beni ben yapan şeyler. Ben de herkes kadar kötüyüm ve herkes kadar yanlış yapıyorum. Bu listeyi yazmaya devam edeceğim, tek amacım aynı şeyleri ikinci kez yazmamak olacak."
Yanlış/eksik taraflarımızın başkaları tarafından fark edilmesinden ölesiye korkuyoruz. Ve sürekli bunları örtbas etmeye çalışıyoruz. Oysa çevremizdeki herkes en az bizim kadar hata yapıyor. En az bizim kadar yalan söylüyor. İnsanlar hata yapar, yalan söyler, yanlış kararlar alır, saçmalar. Bunları maskelerimizle gizleyerek çözemeyiz. Olmamız beklenen insanlarmışız gibi davranarak iyi bireyler olamayız. Önce kendi gerçekliğimizi kabul etmek zorundayız. "Evet ben bunu yanlış yaptım." diyebilmeliyiz. O yalnızlıkla başka türlü barışmamız imkansız. Sonrası çok daha kolay gelecektir zaten.

Yazıyı okurken üslubumu çok kibirli ve üstten bulanlara küçük bir hatırlatma: Bilmek ile yapmak çok farklı şeyler.

23 Nisan 2017 Pazar

Bu sefer başlığımız yok..

  4.5 milyar yaşındaki dünyada 7.5 milyar insan var. 7.5 milyar insan demek 7.5 milyar farklı birey demek. Gözün her kapatılıp açılışında bambaşka algılanan 7.5 milyar yaşam demek. Tek yumurta ikizlerinin bile farklı karakter özelliklerine sahip olduğunu bildiğimize göre, dünya üzerinde var olan insan sayısı kadar farklı karakter var demek yani. Ama aynı zamanda bu 7.5 milyar insanın her biri toplumsal varlıklar. Hayatlarını (yani aslında türlerini) devam ettirebilmek için diğer insanlarla etkileşim içinde olmak zorundalar. Tüm o farklılıklarının ve kendilerine özgünlüklerinin içinde ortak paydalar bulmak zorundalar. Aynı ülke sınırlarını, aynı şehri, aynı mahalleyi, aynı apartmanı, aynı evi, aynı yatağı paylaşabilmek için ortak değerlere ihtiyaçları var. Aynı masada saatlerce oturup sohbet edebilmelerini sağlayacak bir şey olması lazım. Akla ilk gelen cevap 'arkadaşlık' olsa gerek. Ama bu arkadaşlığı başlatabilecek ve aslında başlatmaktan da öte devam ettirebilecek bir şeyden söz ediyorum. Gruplar küçüldükçe bu 'ortak payda'lar farklılık gösteriyor olabilir. Ama daha genelden bakarsak tek bir isimde toparlayabiliriz sanırım: Dünya görüşü. Bunu okur okumaz yan komşuyla, geçen gün binilen taksinin şoförüyle kıyaslamalar başlayacak. Ben de kendi şahsım adına içinde bulunduğum yerlerdeki insanlarla aramda binlerce görüş farklılığı sayabilirim. Peki ya şöyle söylesek, her birimiz yaşantımızı belirli 'ahlak' kuralları çerçevesinde şekillendiriyoruz. Ama altını farklı farklı tanımlarla dolduruyoruz. Benim ahlaklı bulduğum yaşantılarla seninki bambaşka olabilir. Ama ikimizin de belirli bir ahlak anlayışı var. İşte bunun adının ortak oluşu bizi aynı çatı altında tutabiliyor. Tanımlarının farklı oluşu ise etkileşimimizin ne kadar kuvvetli olacağını belirliyor. Yani bizi ortak çatıda buluşturan da çatışmaları yaratan da aynı kavram olmuş oluyor. Peki hızlıca başa dönelim. 7.5 milyar insan, yani 7.5 milyar farklı karakter varsa çatışmanın olmaması mümkün mü? Bunun cevabı bir bilgi olarak anlaması çok kolay bir şey olabilir ama kavraması her zaman o kadar kolay olmasa gerek. Belirlediğimiz ahlak anlayışı beraberinde belirli doğru ve yanlış kavramlarını da getiriyor. Bizim doğrularımıza inanılmaz ters gelen durumlarda bunun o kişiyle aramızdaki bireysel farklılıklardan kaynaklandığını içsel olarak anlayabiliyor muyuz? Ya da bunu yapmak mümkün mü? Hatta yapılması gereken bir şey mi? Herkesi ve her davranışı bu şekilde anlamak zorunda mıyız? Anlamakla onaylamak aynı şeyler mi? Bunların cevaplarını bu yazıda bekliyorsanız kusura bakmayın ama daha çok beklersiniz. Çünkü cevaplar bende değil. O zaman hep birlikte biraz bunları düşünmeyelim mi?

11 Şubat 2017 Cumartesi

Yalan Diyaloğu

- Doğduğumuz andan itibaren sürekli yalanın kötü bir şey olduğu öğretiliyor. Peki neden bu kadar çok insan bu kadar çok yalan söylüyor?
+ Anne karnına düştüğümüz andan itibaren uyaranlara maruz kalıyoruz. Çevremizde olan bitenleri algılayabilecek yaşa geldiğimizde reklam panolarından, haberlere, komşu teyzelerden şarkılara kadar olup biten, konuşulan her şeyi alıyoruz. Bize sürekli yalan söylemememiz gerektiği söyleniyor ama gerçekten öğretilen bu mu? Yalan söyleyen anne-babaların, öğretmenlerin, abi-ablaların, bakkal amcaların içinde büyüyoruz. Önce bir kişiyi yalan söylerken görüyoruz ve bunun karşılığında başına hiçbir şey gelmiyor. Sonra ikinciyi sonra üçüncüyü. Sonra yalan söyleyen devlet adamları, siyasetçiler, avukatlar, doktorlar görüyoruz ve bunun karşılığında başlarına hiçbir şey gelmiyor. Önce yalanın yapılabilen bir şey olduğunu sonrasında ise yapılması gereken bir şey olduğunu görüyoruz.
- Tamam da hiç mi dürüst anne-babalar yok?
+ Dürüstlüğü aynı şekilde tanımladığımızı sanmıyorum. Elmanın pembe olduğunu düşündüğün halde (genellikle herkes kırmızı dediği için) "Bu elma kırmızı." demek de yalan söylemektir, hırsızlık yaptığın halde yapmadığını söylemek de. Yalan yalandır. Beyazı, pembesi, zararlısı, zararsızı olmaz. O yüzden evet, herkes yalan söylüyor. Bu dünya yalancıların dünyası.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Aldatma Diyaloğu

-Hiç aldattın mı?
+Ben aldatmam.
-Neden?
+Aldatmak yanlış bir şey. Bunu herkes bilir.
-Peki kendini de mi hiç aldatmadın?
+Nasıl yani?
-Aldatmak dediğin en basit haliyle yalan söylemek değil mi? Hiç kendine yalan söylemedin mi? Kendini hiç kandırmadın mı?
+Yani yapmışımdır mutlaka. Her insan farkında olarak ya da olmadan, en azından hayatının bir döneminde kendini kandırmıştır.
-Başkasını aldatmak kendini aldatmaktan neden daha kötü olsun ki?
+Birinde başka bir insana zarar veriyorsun. Diğerinde kendine. Arada büyük bir fark var.
-Peki herhangi iki insan arasında herhangi bir nedenden ötürü, bu dini, dili, ırkı ve ya cinsiyeti olabilir, ayrımcılık yapar mısın?
+Hayır, asla!
-O zaman neden kendinle başka insanlar arasında ayrımcılık yapıyorsun? Başkalarına yalan söylememe ya da onları incitmeme konusunda bu kadar kararlıysan kendinle ilgili de aynı kararlılığı sergilemen gerekir. Başkalarına yalan söylememek, birine iyi bir dost-eş-kardeş-ebeveyn olmak kolay bir şey. Zor olan kendine ne kadar iyi bir arkadaş olduğun. Kendine karşı ne kadar dürüst olabildiğin. Çünkü bu dünyada en acımasız arkadaş da, en zalim anne de, en hırslı öğretmen de insanın kendisidir. Kendinle yüzleşebildiğin noktada iyi bir insan olma yolunda adım atmaya hazırsın demektir. Kendine karşı üç kağıtçı olan biri istediği kadar diğer insanlara karşı melek olsun, özünde hiçbir zaman iyi ve tam bir insan olamaz.

20 Ocak 2017 Cuma

Mutluluk Diyaloğu

-Seni mutlu eden şey neyse onu yapmalısın.
+Mutluluğu bulmak neden bu kadar önemli?
-Eğer mutlu olamayacaksak bu hayatın başka ne anlamı kalır ki?
+Sen mutlu musun?
-Bazen.
+Çoğunlukla mutsuzsun yani.
-Evet öyle de denebilir.
+Neden yaşıyorsun peki?
-Nasıl yani?
+Madem çoğunlukla mutsuzsun, yaşamaya neden devam ediyorsun?
-Başka ne yapabilirim ki? Elimden geldiğince mutluluğu yakalamaya çalışıyorum. Kim bilir belki bir gün bunu başarırım. Ama şuan yaşamıma son vermek demek bu ihtimali tamamen yok etmek demek olur.
+Peki ya mutluluk hiçbir zaman erişemeyeceğimiz bir şey ise? O zaman hayata atfettiğin bütün anlamlar yıkılmış olmaz mı? Hayat yalnızca Tanrı’nın, evrenin ya da her neye inanıyorsan senin için belirlediği süreyi doldurmak için geçirdiğin günlerden ibaret olmaz mı?
-Söylediğin şey tüm insanlığı kapsayan bir tanım. O zaman dünyada gerçek anlamda o mutluluğu bulabilmiş kimse olmaması gerekirdi. Diyelim ki durum gerçekten senin söylediğin gibi. O zaman mutlu olan ve hayatını huzur içinde sürdüren insanları nasıl açıklayacağız?
+Gerçek mutluluktan bahsediyorum ben. Gerçek duygulardan. Bize öğretilen sahte duygumsu şeylerden değil. Dünyayı avuçlarının içine almış, bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen bir iblis var. Neyle mutlu olacağımızı, neyin acı vereceğini, ulaşılabilecek en mükemmel halin ne olduğunu anlatıp duruyor. Büyük bahçeli pembe panjurlu evlerden, son model arabalardan, yakışıklı/güzel bir eşten ve ona benzeyen çocuklardan söz ediyor. Buna sahip olan herkes de sonunda o ‘mükemmel’ mutluluğa eriştiği sanrısından bir türlü kurtulamıyor. Evet beni mutlu edecek şey neyse onu yapmalıyım. Ama insan tüm bu kaosun içinde neyin gerçek neyin sahte olduğunun ayırdına nasıl varabilir? Sahip olduğumuzu sandığımız her şey birer yanılsama aslında. Gerçeğe ulaşmak iddialı ve bir o kadar da imkansıza yakın bir şey.
-Söylediklerini anladığımı düşünüyorum. Ama tarif ettiklerinin içinde bu hayatta gerçek mutluluğun olmadığına dair bir cümle yoktu. Zorluğundan bahsediyorsun ama imkansız demiyorsun. Haksız mıyım?
+İmkansıza bu kadar yakın bir şeyi imkansızla aynı kefeye koymak çok da yanlış bir hareket değil bence..
-İmkansız demek asla ulaşılamayacak demek. Ama imkansızdan bir adım bile uzaksa bu çok küçük bir ihtimal dahi olsa ulaşılabilir demektir. Ve ben şansımı deneyeceğim. Başka ne yapabiliriz ki...