29 Temmuz 2017 Cumartesi

  

"It takes courage to grow up and become who you really are." 
                                       E.E. Cummings
   

            Hiç bedeninizle ruhunuz arasındaki ayrımı hissettiğiniz oldu mu? Gözlerinizin hizasında duran iki elin size ait olmadığını hissetiniz mi? Etrafınızda gördüğünüz her
şeyin yabancı olduğu, zaman kavramını yitirdiğiniz oldu mu?
Benim oldu.
Tam olarak bu anda. 29 Temmuz 2017 günü 20:52’de.
Bunu ilk defa yaşamıyorum. Bir dakika öncesinin hiç yaşanmadığı duygusu bir ilk değil benim için. Sanırım bunu ilk fark ettiğimde liseye yeni başlamıştım. Yaşadığım şeyin ne olduğunu anlayamadım. Yeni bir okula başlamış olmanın verdiği yabancılık duygusu sandım. Ama o zamanlar bu yabancılık hissini doğduğum andan beri içimde taşıdığımın bilincinde değildim. O yabancılığın aslında yalnızlık olduğunun farkında değildim. İki sene sonra bir adamla tanıştım. Aslında onu öncesinden biliyordum ama tanımıyordum. Tanımam adını öğrenmemden, sabahları birbirimize “Günaydın.” dememizden bir yıl sonra oldu. Süreç nasıl gelişti, o noktaya nasıl geldik bilmiyorum. Bildiğim tek şey o adamın ben de değişik bir iz bırakmış olması. Bir gün bana “Hiç aynaya baktığında bu kim diye düşündüğün oluyor mu?” diye sordu. Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Şaşkın bir ifadeyle yüzüne baktım. Anlamadığımı fark etmiş olacak açıklamaya başladı, “Dururken bir anda kendine, olduğun mekana yabancılaştığın oluyor mu? Sanki sen aslında o değilmişsin gibi. Sanki başka birinin hayatını yaşıyormuşsun gibi. Sanki yanlışlıkla başkasının vücuduna girmişsin gibi.” Nedenini anlayamadığım bir şekilde gözlerim doldu. Göz yaşlarımı saklamak için kafamı diğer tarafa çevirdim. Yavaşça uzanıp ellerimi tuttu. Kulağıma eğilip fısıltıya yakın bir tonla “Korkmana gerek yok.” dedi. Yaşadığım şey kesinlikle korku değildi. Yıllar boyu ne olduğuna anlam veremediğim şeyin başka biri tarafından anlaşılmış ve bunun da ötesinde yaşanıyor olmasının verdiği rahatlama duygusuydu. Kafamdan yüzlerce düşünce geçiyordu. Ama hiçbirini kelimeye dökemiyordum. Dakikalar boyu sessizce oturduk. Yaşlar gözümden kontrolsüzce akıyordu. Bir süre sonra parmaklarıyla yüzüme dokundu ve “Artık gitmem gerek.” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Sessizce kapıdan çıkıp gidişini izledim. Sonrasında defalarca görüştük ama bu konuyu ikimizde açmadık. Şimdi aradan geçen yılların ardından yalnız olmadığımı biliyorum. Bir nevi. Yani bunu yaşayan tek insanın ben olmadığımı biliyorum. Dünyanın dört bir tarafında, birbirinden farklı binlerce insan aynı duyguyu hissediyor. Kim bilir belki de tam da bu anda Kenya’nın küçük bir köyündeki bir oğlan çocuğu evinin önündeki taşta otururken aklından aynı düşünceleri geçiriyor. Ama o orada ve ben buradayım. Tam olarak yanımda boş duran sandalyede oturuyor dahi olsa o orada ve ben buradayım. Yani özünde kafasından aynı anda aynı düşünceler geçiren iki yalnız bireyiz. Sadece o ve ben değil. Hepimiz. Bu dünya üzerinde yaşamış olan her bir insan için geçerli. Hepimiz yalnızız. Yalnızca çevremizde başka insanlar var. Gece yatarken başkasının nefesini ensemizde hissediyor olmamız ya da yürürken avucumuzda başkasının sıcaklığının olması bu gerçeği değiştirmiyor. İnsan yalnız bir varlık. Bu her zaman böyleydi ve her daim de böyle olacak. Bu konuda istediğimiz kadar birbirimize ya da hatta kendimize yalanlar söyleyelim, gerçeği değiştiremeyiz. Yalnızca onu kabullenip onunla yaşamayı öğrenebiliriz.
            Şimdi bu yabancılık hissini bilmem kaçıncı kez hissederken fark ediyorum ki bu aslında günlük hayatımızda bastırdığımız yalnızlığımızın bir dışa vurum biçimi. Yalnızlığımızı sabah gözümüzü açtığımız andan gece uyuyana kadar geçen her bir dakikada ölesiye bastırıyoruz. Güçlü olduğumuz zamanlar gerilere bir yerlere itekleyebiliyoruz. Ama ufak bir güçsüzlük anında bu şekilde geri tepiyor. Fiziksel olarak yalnız kaldığımızda, duştayken, kafamızı yastığa koyduğumuz, tek başımıza bira içerken ya da durakta otobüs beklerken.. Hissettiğimiz şey aslında yabancılık değil. Hissettiğimiz şey kendimizin ta kendisi. Gerçekliğimiz. İnsanlardan büyük bir özenle sakladığımız gerçekliğimiz.
            Bir keresinde bir arkadaşım yüksek yerlere çıkmak istemediğini çünkü çıktığı zaman içinden aşağı atlama isteği geldiğini ve bir gün buna karşı koyamamaktan korktuğunu söylemişti. Bunu söyledikten sonra yüksek bir binanın çatısına çıktım, kenara oturdum ve gözlerimi kapattım. Aynı duygu bir anda bütün vücudumu kapladı ve korkuyla geri çekildim. Orada yüzleştiğim şey içimdeki intihar etme isteği değil kendi gerçekliğimin ta kendisiydi. Aynı sebebini anlayamadığım göz yaşlarım, engel olamadığım öfke duygum ya da bir anda beliren coşkum gibi. Tüm benliğimizi saran maskelerle yaşıyoruz ve onlara öylesine alışıyoruz ki bir süre sonra kimse yokken bile çıkarmıyoruz. Çünkü arkasına sakladıklarımızdan kendimiz dahi korkar hale geliyoruz. O sahte maske biz haline geliyor ve gerçekliğimizi unutuyoruz.


1 Temmuz 2017 Cumartesi

Yanılsamalar, kalp kırıklıkları ve hayal kırıklıkları diyarına hoş geldin sayın okuyucu.
Şu andan itibaren okuyacağın tüm kelimeler yüksek dozda acı ve mutsuzluk içermektedir. Baştan söylemesi. Dünyanın bok çukuru içerisinde içini ferahlatacak bir şeyler arıyorsan hala çok geç değil. Yavaşça sayfayı kapatıp hiçbir şey olmamış gibi davranabilirsin. Okumaya devam etmekte ısrarcıysan günah bizden gitti. Hadi başlayalım..

01.07.2017

Bugün acının terle atılabilen bir şey olmadığını öğrendim. Sıcaktan tüm vücudum eridi ancak kaburgamın ortasına oturan o his hala orada durmaya devam ediyor. Buralara gelmeden önce tabi ki de içerek acılarımdan kurtulmayı denedim. Defalarca, günlerce, farklı içkilerle, farklı insanlarla, farklı şehirlerde. Amerikan filmlerinde bir barda tek başına oturup tüm gece sayısız viski içip barmene içini döken kahramanının ertesi gün yepyeni bir sayfaya uyandığı hikaye yalanmış, haberiniz olsun. Çözmek bir kenara dursun katlanarak büyümesine sebep oluyor. İçilen her gecenin sabahında daha da boktan hissederek uyanıyorum. Çivi çiviyi söker hesabı hava kararmadan tekrar içmeye başlıyorum. Şimdi 14. günde siktiri boktan bir kısır döngüye saplanmış durumdayım. Sanmayın ki bunun bir kısır döngü olduğunu fark etmem bir şey değiştirdi ve içmeyi bıraktım. Tabi ki de en sevdiğim şarap şişem baş ucumda bu satırları yazıyorum. Ama en azından durumun farkındayım değil mi? “Farkında olmak çözüme giden yolda çok önemli bir adımdır.” ne de olsa! Hızlıca kafalarda oluşan “Alkolik mısın kardeşim?” sorusuna cevap vereyim: Değilim, yani henüz olmadım. Bu sonuca kendim varmadım. Psikolog onaylı. O yüzden endişelenecek bir şey yok, henüz.
En acı olan ne biliyor musun sayın okuyucu, ne yapacağımı bilmiyor oluşum. Akla gelebilecek her şeyi denedim. Spor yapmak, yoga yapmak, meditasyon yapmak, ot içmek, kitap okumak, müzik dinlemek, şarkı söylemek, yazı yazmak, resim yapmak, sevişmek, sarhoş olmak, tatile gitmek, dalmak, uyumak, film izlemek. Anlık kafa dağıtmalar dışında hiçbiri bir boka yaramadı. İçine düştüğüm bok çukurunun kokusunu bile azaltmadılar. Şimdi kafalarda ikinci bir soru oluşuyor farkındayım “Ne oldu da böyle oldun?”. Çok şey oldu. Boktan çok fazla şey oldu. Ama işin garip tarafı hayatımı alt üst eden iki yıl yaşanmadan önce de böyle hissediyordum. İyi hissettiğim bir zaman hatırlamıyorum. Mutluluğu geçtim –Mutluluk anlık bir duygudan başka bir şey değil ne de olsa- huzurlu hissettiğim bir dönem hatırlamıyorum. Bir keresinde biri “Senin fabrika ayarların bozuk.” demişti. Ömrümde kendimle ilgili daha doğru bir tahlil duymadım sanırım. Peki o sıçtığımın “Fabrika ayarlarını sıfırla.” düğmesi nerde? Bir yerlerde olmak zorunda. Böyle ömür geçer mi? Geçmez, dalga mı geçiyorsunuz insan böyle yaşar mı?

Bu gecelik bu kadar depresyon hepimize yeter. Hep birlikte depresyon şarkımızı açalım, bir sigara yakalım ve mutsuzluğumuzda boğulmaya devam edelim.