"It takes courage to grow up and become who you really are."
E.E. Cummings
Hiç bedeninizle ruhunuz arasındaki ayrımı hissettiğiniz oldu mu? Gözlerinizin hizasında duran iki elin size ait olmadığını hissetiniz mi? Etrafınızda gördüğünüz her
şeyin yabancı
olduğu, zaman kavramını yitirdiğiniz oldu mu?
Benim oldu.
Tam olarak bu
anda. 29 Temmuz 2017 günü 20:52’de.
Bunu ilk defa
yaşamıyorum. Bir dakika öncesinin hiç yaşanmadığı duygusu bir ilk değil benim
için. Sanırım bunu ilk fark ettiğimde liseye yeni başlamıştım. Yaşadığım şeyin
ne olduğunu anlayamadım. Yeni bir okula başlamış olmanın verdiği yabancılık
duygusu sandım. Ama o zamanlar bu yabancılık hissini doğduğum andan beri içimde
taşıdığımın bilincinde değildim. O yabancılığın aslında yalnızlık olduğunun
farkında değildim. İki sene sonra bir adamla tanıştım. Aslında onu öncesinden
biliyordum ama tanımıyordum. Tanımam adını öğrenmemden, sabahları birbirimize “Günaydın.”
dememizden bir yıl sonra oldu. Süreç nasıl gelişti, o noktaya nasıl geldik
bilmiyorum. Bildiğim tek şey o adamın ben de değişik bir iz bırakmış olması.
Bir gün bana “Hiç aynaya baktığında bu kim diye düşündüğün oluyor mu?” diye
sordu. Ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım. Şaşkın bir ifadeyle
yüzüne baktım. Anlamadığımı fark etmiş olacak açıklamaya başladı, “Dururken bir
anda kendine, olduğun mekana yabancılaştığın oluyor mu? Sanki sen aslında o
değilmişsin gibi. Sanki başka birinin hayatını yaşıyormuşsun gibi. Sanki yanlışlıkla
başkasının vücuduna girmişsin gibi.” Nedenini anlayamadığım bir şekilde
gözlerim doldu. Göz yaşlarımı saklamak için kafamı diğer tarafa çevirdim. Yavaşça uzanıp ellerimi tuttu. Kulağıma eğilip fısıltıya yakın bir tonla “Korkmana
gerek yok.” dedi. Yaşadığım şey kesinlikle korku değildi. Yıllar boyu ne
olduğuna anlam veremediğim şeyin başka biri tarafından anlaşılmış ve bunun da
ötesinde yaşanıyor olmasının verdiği rahatlama duygusuydu. Kafamdan yüzlerce
düşünce geçiyordu. Ama hiçbirini kelimeye dökemiyordum. Dakikalar boyu sessizce
oturduk. Yaşlar gözümden kontrolsüzce akıyordu. Bir süre sonra parmaklarıyla
yüzüme dokundu ve “Artık gitmem gerek.” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Sessizce kapıdan
çıkıp gidişini izledim. Sonrasında defalarca görüştük ama bu konuyu ikimizde açmadık. Şimdi aradan geçen yılların ardından yalnız olmadığımı biliyorum. Bir
nevi. Yani bunu yaşayan tek insanın ben olmadığımı biliyorum. Dünyanın dört bir
tarafında, birbirinden farklı binlerce insan aynı duyguyu hissediyor. Kim bilir belki de tam da bu anda Kenya’nın küçük bir köyündeki bir oğlan çocuğu evinin önündeki
taşta otururken aklından aynı düşünceleri geçiriyor. Ama o orada ve ben buradayım.
Tam olarak yanımda boş duran sandalyede oturuyor dahi olsa o orada ve ben
buradayım. Yani özünde kafasından aynı anda aynı düşünceler geçiren iki yalnız
bireyiz. Sadece o ve ben değil. Hepimiz. Bu dünya üzerinde yaşamış olan her bir
insan için geçerli. Hepimiz yalnızız. Yalnızca çevremizde başka insanlar var.
Gece yatarken başkasının nefesini ensemizde hissediyor olmamız ya da yürürken
avucumuzda başkasının sıcaklığının olması bu gerçeği değiştirmiyor. İnsan
yalnız bir varlık. Bu her zaman böyleydi ve her daim de böyle olacak. Bu konuda
istediğimiz kadar birbirimize ya da hatta kendimize yalanlar söyleyelim,
gerçeği değiştiremeyiz. Yalnızca onu kabullenip onunla yaşamayı öğrenebiliriz.
Şimdi bu yabancılık hissini bilmem
kaçıncı kez hissederken fark ediyorum ki bu aslında günlük hayatımızda
bastırdığımız yalnızlığımızın bir dışa vurum biçimi. Yalnızlığımızı sabah gözümüzü
açtığımız andan gece uyuyana kadar geçen her bir dakikada ölesiye bastırıyoruz.
Güçlü olduğumuz zamanlar gerilere bir yerlere itekleyebiliyoruz. Ama ufak bir
güçsüzlük anında bu şekilde geri tepiyor. Fiziksel olarak yalnız kaldığımızda,
duştayken, kafamızı yastığa koyduğumuz, tek başımıza bira içerken ya da durakta
otobüs beklerken.. Hissettiğimiz şey aslında yabancılık değil. Hissettiğimiz
şey kendimizin ta kendisi. Gerçekliğimiz. İnsanlardan büyük bir özenle
sakladığımız gerçekliğimiz.
Bir keresinde bir arkadaşım yüksek
yerlere çıkmak istemediğini çünkü çıktığı zaman içinden aşağı atlama isteği
geldiğini ve bir gün buna karşı koyamamaktan korktuğunu söylemişti. Bunu söyledikten
sonra yüksek bir binanın çatısına çıktım, kenara oturdum ve gözlerimi kapattım.
Aynı duygu bir anda bütün vücudumu kapladı ve korkuyla geri çekildim. Orada yüzleştiğim
şey içimdeki intihar etme isteği değil kendi gerçekliğimin ta kendisiydi. Aynı sebebini
anlayamadığım göz yaşlarım, engel olamadığım öfke duygum ya da bir anda
beliren coşkum gibi. Tüm benliğimizi saran maskelerle yaşıyoruz ve onlara
öylesine alışıyoruz ki bir süre sonra kimse yokken bile çıkarmıyoruz. Çünkü arkasına
sakladıklarımızdan kendimiz dahi korkar hale geliyoruz. O sahte maske biz
haline geliyor ve gerçekliğimizi unutuyoruz.